Yıllar önce gittiğim bir astrolog “sen yazı yazar mısın?” diye sormuştu. Ben de “yooo” diye cevap vermiştim. Ardından “günlük de mi yazmazsın?” diye sordu. “Yani eskiden yazardım ama çok uzun süredir yazmadım” deyince, cevap olarak “yazmaya başlasan iyi olur, ileri yaşlarda yazarlık görüyorum, kendini çok iyi ifade ediyorsun ve iyi bir yazar olabilirsin. Sen hep yazmalısın” demişti. Açıkçası, ben de gülüp geçmiş hiç üzerinde durmamıştım. Bundan birkaç sene sonra, bu sefer başka bir astrolog “sen yazar mısın?” diye sorunca ben ilk deneyimi hatırladım ve bari yazmaya başlayayım diyerek günlük tutmaya başladım. Ama bu seferki farklı bir günlüktü, daha önceden yazdığım gibi sadece günleri olayları yazmıyor o günün düşündürdüklerini, hissettiklerimi yazıyordum. Bu sayede duygu ve düşüncelerimi yazmanın ne kadar keyifli ve rahatlatıcı bir şey olduğunu fark ettim. Canım sıkılınca, üzülünce, mutlu olunca, paylaşacak bir şey olunca kısa kısa notlar almaya başladım. Ama o da bir noktada durdu.
Derken sağlıkla ilgili tatsız bir döneme girdim; hayatla ve kendimle hesaplaşma, üst üste iki ameliyat ve üzerine atom almak olarak da bilinen radyoaktif iyot tedavisi bir süre beynimi meşgul etti. Bu dönemde, sevdiğim bir arkadaşım “sen duygularını kolay kolay anlatmazsın, bari yaz” diyerek sürece destek olması için Yeşim Cimcoz’un Yazarak Hafifleyin kitabını, yazmam için kocaman bir defteri ve rengârenk kalemleri hediye etti. Ben de bu deneyimle duygularımı 6 dakikalık yazılar hâlinde yazmaya başladım. Çok da faydasını gördüm. Ama bir süre sonra yine durdum.
Bu sefer beni yazmaya başlatan ise çok sevdiğim, hatta ruh ikizim dediğim bir dostum oldu. Bir sohbet sırasında “seyahatleri, olan biteni ne güzel anlatıyorsun, sen bunları yazsana” deyiverdi. Şaka mı bu derken kendimi “aslında ben kitap yazmak istiyorum ama nereden başlayacağımı bilmiyorum” derken buldum. O da “kitap yazmak uzun iş, sen blog yazarak başlasana” deyince kendimi bu işi daha fazla uzatmama sözü verdim ve bir blog açarak yazmaya başladım.
Blogumda ilk önceleri seyahatlerimi yazmaya başladım. Gezdiğim, gördüğüm yerler, yediğim yemekler, gittiğim sergiler, şovlar, iyi kötü deneyimleri kaleme aldım. Gayet turistik deneyimlerdi.
Aynı dönemde ameliyattan beri ertelediğim Yeşim Cimcoz ve Yazı Evi ile tanışmamı gerçekleştirdim. Tanışır tanışmaz da atölyelere başladım. Kadıköy, Moda derken İstanbul’dan taşındım. Ama öngörülü arkadaşım işi Sanal Yazı Evi’ne dönüştürünce hayat çok daha kolay oldu. O gün bugündür de yazmaya devam ediyorum. Seyahat yazılarım fotoğraflar üzerinden gördüğüm yerleri ve duygularımı, hissettirdiklerini yazmaya evrildi. Ek olarak da denemeler, öyküler, kurgular, hikâyeler, anılar, beni ben yapan renkleri yazmaya başladım…
Mutlu olduğum şeyi yapmaya devam ediyorum. Yazdıklarımın okunması ve gelen yorumlar da beni yolda tutuyor. İyi ki yazı var, yazı dostlarım var!